TÜSİAD vs MÜSİAD

Ümit ÖZLALE
Ümit ÖZLALE umit.ozlale@dunya.com

Türkiye’de iş tarihi (business history) az sayıda akademik çalışmanın yapıldığı bir alan. Oysa mevcut haliyle çok zengin olmayan bu literatüre biraz bile baksak geçtiğimiz haftaki TÜSİ­AD açıklamasını ve bu açıklama­ya MÜSİAD’ın tepkisini daha iyi değerlendirebiliriz.

Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti Batı­lı ülkeler gibi bir kapitalistleş­me süreci yaşamadı. Dolayısıy­la bugünün gelişmiş ülkelerinde yüzyıllar boyu süregelen müca­dele sonucu oluşan sermaye ve emek bilinci bizde tam anlamıy­la oluşmadı. Aynı zamanda, Ba­tı’da mutlak otoritenin sınırlan­dırılması amacıyla talep edilen ve oluşan kurumlar bu toprak­lara tepeden inme geldiği için toplumun tamamı tarafından da benimsenmedi. Türkiye’nin büyüme ve kalkınmasındaki en önemli yapısal sorunlardan biri kanımca budur.

Devleti yöneten her siyasi gö­rüş de devletin olanaklarını kul­lanarak kendisiyle uyumlu bir sermaye grubu yaratmaktan çe­kinmedi. Devletin sağladığı im­tiyazlar bazı dönemlerde büyük sermaye gruplarına ithalat önce­liği sağlamak oldu; bazı dönem­lerde ise yap-işlet-devret mode­liyle büyük altyapı projelerini (parçalara bölerek) kendine ya­kın sermaye gruplarına vermek oldu. Siyaset, 2. Dünya Savaşı sırasında karaborsadan zengin olana da doğanın canına okuyup zengin olana da gerekli ortamı sağladı.

Bunun sonucu olarak da, neredeyse her dönem, devlet ve kamu bürokrasisi sermaye grup­ları üzerinde bir üstünlük sağla­dı. Sermaye sınıfının kendi kabi­liyetiyle küresel ölçekte rekabet edebilecek ya da serbest piyasa şartlarında önemli bir artık de­ğer (surplus) üretebile­cek durumda olmaması devlet ile iş dünyası ara­sındaki ilişkiyi şekillen­diren temel unsurlardan biri oldu. İş dünyası ka­mu kaynaklarına erişi­mi olduğu ve talepleri­nin karşılandığı sürece devletin mutlak üstünlü­ğünden hiç şikayetçi ol­madı.

TÜSİAD’ın önde gelen üyele­rinin toplumdaki bütün hak ve özgürlükleri kaldıran 12 Eylül 1980 darbesini memnuniyetle karşılaması bu şikayetçi olma­ma durumuna iyi bir örnektir. Yine 1990’lı yıllarda devlet kay­naklarına erişimi sınırlıyken çok sert ve doğru muhalefet yapan MÜSİAD’ın son dönemde ikti­dar partisini desteklemesi veya susması da aynı kapıya çıkar. Ör­neğin, 1990’ların sonunda Tür­kiye’nin inşaat sektörüne gere­ğinden fazla kaynak ayırdığını düşünen MÜSİAD’ın kısa bir sü­re önce inşaat sektörünü ekono­minin lokomotifi olarak gördü­ğünü açıklaması da dikkate de­ğerdir.

Aslında yakın tarihe kadar iş dünyasının çatı örgütlerinin bir müşterekte buluşamamasın te­mel sebeplerinden biri hayat gö­rüşündeki farklılardan ziyade kamu kaynaklarına erişim konu­sunda rekabetleridir. Bizzat MÜ­SİAD’ın ortaya çıkışını tetikle­yen muhafazakar iş dünyasına karşı ayrımcı tutum bu rekabetin şiddeti ve tarihçesi hakkında bil­gi verecektir. MÜSİAD’ın ismin­deki müstakil kelimesi de Müs­lümanlığa referansın yanında devletten ve onun kaynakların­dan bağımsız bir iş örgütü olarak ortaya çıkışını simgeleyip TÜSİ­AD’a bir eleştiri mahiyetindedir.

Yukarıda neden yakın tarih de­dim? Çünkü bir süredir TÜSİAD ve MÜSİAD arasındaki fikir ay­rılığının başka ve önemli bir se­bebinin daha olduğunu düşünü­yorum. TÜSİAD’ın son dönem yayınlarına ve açıklamalarına baktığınızda ekonomik büyüme ile eğitim, hukuk ve demokra­si gibi alanlar arasındaki pozitif bağlantıya önemli bir vurgu yap­tığını görüyorsunuz. TÜSİAD bir süredir ülke olarak yeni bir bü­yüme ve kalkınma paradigmasını benimsememiz gerektiğini söy­lüyor. Popülist otoriterliğin art­tığı ve bölgeselleşen bir dünyada Türkiye’nin cazibe merkezi olma­sı için bu yeni paradigmanın alt­yapısını güçlü ve özgür bireylerin oluşturması gerektiğini düşünü­yor.

Muhakkak ki bunun bir yolu da temel hak ve özgürlüklerin te­sisinden ve karar alma mekaniz­malarındaki keyfiliğin kaldırıl­masından geçiyor. Yoksa, yürütü­len dezenflasyon programına dair TÜSİAD’ın önemli bir itirazı ol­madığını hem yakın geçmişteki ve hem de mevcut açıklamalarından anlayabiliyoruz. TÜSİAD ile yeni bir büyüme ve kalkınma hikayesi­nin yazılması gerektiği konusun­da aynı düşünsem de izlenen de­zenflasyon programının niteliği ve yarattığı toplumsal maliyetin bölüşülmesi konusunda farklı dü­şünüyorum.

MÜSİAD’ın raporlarını büyü­me ve kalkınma açısından ince­lediğinizde ise birçok sektör için üretilen detaylı raporlardan et­kileniyorsunuz. MÜSİAD’ın ku­rulduğu yıldan itibaren KOBİ’le­rin gelişmesi, finansmana erişim, mesleki eğitim gibi birçok önemli konuda çalışmaları dikkate değer.

Özellikle 1990’lı yıllarda izlenen ekonomi politikalarına karşı eleş­tirilerini okumanızı tavsiye ede­rim. Bununla beraber MÜSİAD’ın son dönem açıklamalarından (ya da sessizliğinden) otoriter bir yö­netim yapısını iş dünyasının so­runlarını çözebilmesi açısından olumlu bulduğunu anlıyoruz. Gü­venlik risklerinin ve belirsizliğin arttığı bir dönemde temel hak ve özgürlüklerin otoriter ve koruyu­cu bir devlet lehine kısılabilece­ği düşüncesi hakim. Sadece temel hak ve özgürlükler de değil el­bette. İzlenen dezenflasyon po­litikası sonucu emek yoğun sek­törlerde faaliyet gösteren şirket­lerin küresel rekabet gücü ciddi ölçüde azalmış durumda.

Bu du­rumu telafi etmek için yapılan sınırlı ücret artışlarına haklı iti­raz gösteren işçilerin eylemleri­ne ise bir süredir izin verilmiyor. En son Gaziantep’te ücret artışı­nı protesto edenlerin eylem yap­ması valilik tarafından yasaklan­dı ve sendika başkanı tutuklandı. Üyelerinin önemli bir kısmının emek yoğun sektörlerde faaliyet gösterdiği MÜSİAD’ın iktida­rın bu tutumundan da şikayet et­mediği kesin. Bir de MÜSİAD’ın kamuya tarihinde hiç olmadığı kadar yakın olmasını eklediği­mizde son çıkışının şaşırtıcı ol­madığını ama üzücü olduğunu, MÜSİAD’ın ortaya çıkış sebep­leriyle de çelişkili olduğunu gö­rüyorsunuz.

Yazara Ait Diğer Yazılar Tüm Yazılar
Basit ama zor… 26 Mart 2025
Tarih tekrar eder mi? 26 Şubat 2025
Devlet korur… 07 Şubat 2025
Hataları tekrarlamak 17 Ocak 2025