Enflasyon düzeltmesi çözüm olmadı: Alternatifler neler?
Vergi hukuku nominal değer ilkesini esas alır. Bu ilke, tüm parasal tutarlar için sayısal değerin, yani nominal değerin (paranın üzerinde yazılı değer) esas alınmasını ifade eder. 1 TL = 1 TL’dir; enflasyon nedeniyle paranın gerçek değerinin düşmüş, satın alma gücünün azalmış olması dikkate alınmaz. Bu ilke nedeniyle, enflasyonist bir ortamda parayla ifade edilen tüm kıymetler gerçek değerlerinden farklıdır.
Bu ilkenin katı bir şekilde uygulanması, gerçekte elde edilmemiş bir mali güç (/sözde mali güç) üzerinden vergilendirmeye yol açar. İşte bu nedenle enflasyon, “gizli vergi” olarak da adlandırılır. Türkiye’de en düşük olduğu 2012 yılında bile ÜFE %2,45, TÜFE ise %6,16 seviyesindeydi. Bu da mükelleflerin yıllardır gerçek mali güçlerinden daha fazla vergi ödediğini gösteriyor.
Ancak Anayasa’nın 73. maddesi, vergilendirmenin gerçek mali güce dayanması gerektiğini söyler. Yani, enflasyonun etkilerini giderecek bir sistem oluşturulmalı ve enflasyon düzeltmesi de bu amaçla devreye alınmalıdır.
Enflasyon vergilendirmeyi farklı aşamalarda etkiler: matrahın tespitinde, vergi tarifesinde (soğuk artan oranlılık) ve tahsilat zamanında. Enflasyondan arındırma için, verginin konusuna ve arındırmanın hangi aşamada yapılmak istendiğine göre farklı yöntemler kullanılabilir.
Türkiye’de gelir üzerinden alınan vergiler bakımından, sadece bilanço esasına göre kazançlarını tespit eden mükelleflere uygulanmak üzere “enflasyon düzeltmesi” yöntemi tercih edilmiştir. Vergi Usul Kanunu’nda düzenlenen bu yöntem (mük. md.298, f.A), parasal olmayan varlıkların mali tablonun ait olduğu tarihteki satın alma gücü cinsinden hesaplanmasına dayanmaktadır. Parasal kıymetler zaten sahip oldukları gerçek satın alma gücünü yansıttıkları için, kural olarak sadece parasal olmayan kıymetlerin değerlerine müdahale edilip, onların değerleri bilanço tarihindeki “satın alma güçleri”ne “yükseltilmekte”dir. Burada, yasada belirlenen kurallara göre hesaplanan bir endeks kullanılmaktadır.
Ancak, buradaki temel sorun, enflasyon düzeltmesinin gerçekleşmemiş kazancın vergilendirilmesine yol açmasıdır (https://www.dunya.com/kose-yazisi/enflasyon-duzeltmesi-bilancolarda-dikenli-gul-bahcesi/719945). Öz sermayesi güçlü olmayan, borçlu işletmeleri gerçek mali güçlerinden daha ağır bir vergi yüküyle karşı karşıya bırakmaktadır.
Bunun yanında, enflasyon düzeltmesi mükellefler (ve mali müşavirler) için oldukça karmaşık ve belirsiz bir yöntemdir. Her bir kalem için ayrı hesaplama yapılması, düzenlemenin farklı yorumlara açık olması, hukuki güvenlik ilkesine aykırılık doğurmaktadır. 31.12.2024 tarihi itibariyle kazançlarını bilanço esasına göre tespit eden gelir ve kurumlar vergisi mükellefleri enflasyon düzeltmesi yapıp, ortaya çıkan düzeltme farklarını gelir ve gider tablosuna yansıtarak gelir veya kurumlar vergisi ödeyecekler (belli istisnalar hariç). Ancak, enflasyon düzeltmesini doğru bir şekilde uygulamadıkları gerekçesiyle ek tarh ve ceza ile karşılaşma riskleri oldukça yüksek (https:// www.dunya.com/kose-yazisi/ enflasyon-duzeltmesinde-mukellefleri-ve-mali-musavirleri-bekleyen-tehlike/743355).
Son olarak, 582 seri no’lu Vergi Usul Kanunu Genel Tebliği ile 2025 yılı geçici vergi dönemlerinde enflasyon düzeltmesinin uygulanmayacak olması, sistemin sürdürülebilir olmadığına dair bir işaret olarak yorumlanabilir. Ancak enflasyon düzeltmesinin kaldırılması, enflasyonun vergilendirme üzerindeki etkisini ortadan kaldırmaz. O halde alternatif çözümler neler olabilir?
Enflasyonun vergilendirme üzerindeki etkisini azaltmak için alternatifler
Karşılaştırmalı hukuk ve doktrin incelendiğinde, enflasyonun vergisel etkilerini azaltmak için farklı yöntemler karşımıza çıkmaktadır:
Öz sermaye endekslemesi: Enflasyon oranı öz sermayeye uygulanıp, çıkan rakam vergi dışında bırakılmaktadır (Enflasyon oranı x öz sermaye = enflasyon indirimi). Burada, enflasyon indirimi bir işletme gideri gibi vergi matrahından indirilmektedir.
Faiz arındırmalı gelir/kurumlar vergisi: Bu yöntemde, borçlanma maliyetlerinin vergi matrahından düşülmesine ek olarak, öz sermaye için de “varsayımsal” bir faiz oranı uygulanmaktadır. Bu faiz, piyasada geçerli olan ortalama faizdir. Hesaplanan (koruma amaçlı) faizler vergi matrahından indirilir. Bu yöntem, piyasa faizinin enflasyon için bir ölçü olarak kabul edilmesini şart koşar. Hırvatistan’da 2011’e kadar uygulanmış olup, belli ölçülerde Belçika, İtalya ve Lichtenstein’da uygulanmaktadır. Bunun bir ileri aşaması, tüketim yönelimli gelir vergisi teorisidir ki buna göre gelir “elde edildiği zaman değil, tüketildiği zaman” vergilendirilmelidir.
Soğuk artan oranlılığın telafisi: Halihazırda Avusturya’da uygulanmakta olan bu yöntem, kişilerin reel gelirleri değişmemesine rağmen enflasyon nedeniyle artan oranlı tarifenin daha üst basamaklarında vergilendirilmelerini engellemeye yöneliktir. Belli vergi unsurları, enflasyon oranında güncellenmektedir.
Sosyal devlet ilkesi temelinde telafi: Burada enflasyon arındırması yapmak yerine, sosyal devlet ilkesi çerçevesinde enflasyon telafi mekanizmalarına başvurma önerilmektedir. Ancak, sosyal devlet ilkesi temelinde tüm işletmeler bakımından vergiyi azaltacak araçlar kanaatimce sınırlıdır.
Daha basit ve etkili bir model gerekli!
Mevcut enflasyon düzeltmesi yöntemi adil bir vergilendirme sağlamadığı gibi, mükellefler için fazla karmaşık ve belirsizdir. Kişisel değerlendirmem, öz sermaye endekslemesinin en basit ve en etkili çözüm olduğu yönünde. Bunun, soğuk artan oranlılık telafisi ile birleştirilmesi, sabit gelirlileri de enflasyonun vergisel etkilerine karşı koruyacaktır.
Peki, sizce Türkiye’de enflasyonun vergilendirme üzerindeki etkisini azaltmak için nasıl bir yöntem tercih edilmeli?